Kokular Çarşısı Tarihi
Kulaçlarınızı ağır ağır atarak; sumak, nane, safran, biberiye, kimyon,
tarçın, karabiber, çörekotu, kekik, zencefil, kına kına, fesleğen, biberiye,
sinameki gibi aşina; kakule, kantaron, zerdeçal, hindiba, kişniş, kori,
esteregon gibi, belki de daha adını sanını hayatta duymadığınız
baharatların kokular cangılında sırtüstü yüzüyorsanız eğer; altı kapılı,
loş, tarihin ve geleneğin pankartlarını da sırtlamış bir Osmanlı çarşısının
egzotik adacıklarında da solukluyor, turluyorsunuz demektir.
Baş döndürücü, şaşırtıcı, rengarenk ve öbeğinde insanların kümelendiği
bu yer; pembe maşlahlı, feraceli, şemsiyeli hanımların; karanfilli,
bastonlu katiplerin, zengin beyzadelerin, halayıkların, kalfaların da bir
dönem fotoğrafa durdukları ve nihayetinde hayatın içinden bir su gibi
akıp geçtikleri, şu bizim kokulu bahçe; şu bizim Mısır Çarşısı’dır!..
Mısır Çarşısı; ya da çoğunluk kokuların kol gezdiği, gece gündüz cirit
attığı bu sultani mekan; gerçekten bir tarih kaçamağı değil, ipek yolunun
tanığı ve özellikle tarihin baharat yolları üstüne bayrak açtığı eski bir
çarşılar masalının da yol geçen hanıdır.
1664 yılında Sultan IV. Mehmet’in annesi Hatice Sultan (ki o mutlaka
bir baharat sever, sofra sever, ikram sever olmalıydı) dönemin
mimarlarından Mustafa Ağa’ya Yenicami’nin külliyesi olarak yaptırdı
Mısır Çarşısı’nı.
“Bir çarşı yap! Kokularla donansın! Baharatla bezensin! Çeyizlerle
döşensin! Yiyenler doymasın aşevlerinden! Bir çarşı yap! Geleceğe
yönelsin!”
O yüzden doğma büyüme Osmanlı, İstanbullu, tam tamına 347 yaşı
devirmiş bu yaman çarşının, “Haseki, Hasırcılar, Ketenciler, Balıkpazarı,
Yeni Cami, Çiçekçiler” adları ile özdeşleşmiş heybetli kapılarından, gün
içinde binlerce baharat ve koku avcısı çarşıya dalar ve çarşının büyülü
atmosferindeki masalsı yolculuğun labirentlerinde kaybolur gider.
Çokça üstelediğimiz gibi, baharistan ve kokular krallığının bariz hükmü
sürse de çarşı da; aslında farklı işkolları da bir şekilde çarşının fanteziler
korosunda, kadrosunda, kendi boylamlarında yalın kılıç, hodri meydan
yer alırlar.
Örneğin Osmanlı geleneğinin örneklerini sırtlamış çeyizcilerin
camekanlarında; işlemelerle, nakışlarla, oyalarla, dantellerle bezenmiş
dokumalar kumpanyasının sefaları ve orta oyunu hüküm sürer.
Bu arada bembeyaz Bursa işi havlular, oyuna fon tutarlar.
Pişekar, tarihin kendisidir. Oyunu geçmişten günümüze, gelenekselden
çağdaşa yönlendirir, uygular, sunar.
Özellikle gelinlik çağa gelmiş genç kızlar, oyunun düşler divanında halka
olup çeyizcilerin camekanlarında halaylar, barlar, horonlar, çiftetelliler,
misketler eşliğinde o yüzden hayal kurarlar, o yüzden iç çekerler, o
yüzden ah ederler.
Kılı kırk yaran, el emeği göz nuru iplikler savaşının ürünlerini, el işlerini
seyredenlerin diğer bir çoğunluğu yine turistlerdir ve ağızları bir karış
açık kaldığında da; çarşının göbeğinde şaşkınlıkları oynar dururlar.
Manifaturacılar, mefruşatçılar, tuhafiyeciler de, dokumanın değişik
branşlarında tarihi ve çağdaş bir seyirlik olurlar. Poplinler, tergaller,
ketenler, satenler, ipekliler, goblenler, kadifeler, pazenler, tüller, aplikeler,
brodeler, nevresimler, pikeler, çarşaflar, yastık yüzleri de; dokumalar
cümbüşünün saz arkadaşlarını temsil ederler.
Her bir yan değişik tatta, değişik renkte ve değişik zevkteki dokumaların
arenası gibidir. Eşarplar, gelinlikler, gömlekler, ceketler, pantolonlar,
etekler, bluzlar, çoraplar, kravatlar ve daha benzer bir dolusu;
camekanlarda, vitrinlerde izleyenlerin feleğini şaşırtır!..
Acaba hangilerini almalı?
Hadi bakalım, düşün dur!..
Ağacın sanatsal bir kimlik aldığının resmini üstlenmiş Devrek bastonları
da, bir kenarda sessizce geleni geçeni izlemektedirler.
El işi örme hasır sepetlerin, işlemeli, rengarenk zenne terliklerin, türlü
çeşit çantaların kıyıcığında yan gelip uzanmışlardır. Birilerinin kendilerini
hayatın hareketli rotasına, hayatın yürüyen romanına sokmasını
beklerler. Hepsi alestadır ve hepsi sanatsal pasaportları ile her an başka
bir ülkeye doğru yol almaya hazırdırlar. Arada bir, o yüzden “tık tık tık”
ederek dikkat çekerler.
Hemen olanların arkasından, derken çinilerin sesi gelir.
Kütahya çinilerinin güzelliğini sırtlamış tabaklar, sürahiler, vazolar, duvar
süslemeleri; bin bir çeşidi ve estetiğin parametrelerinde yerlisine de,
turistine de geçmişin aynası, tarihin ve Türk sanatının ipucu olurlar.
Renkler içinde taçlanmanın gururunu, geçmişin ateşli büyüsünü,
elişinin zarafetini, ustalığını ve maharetini simgelerler. Onlar, Mısır
Çarşısı’nın nazar boncukları gibidirler ve o yüzden bütün gün mavi mavi
yanarak, kadim bir geleneğin ve emeğin ateşbazı olurlar.
Öte yandan kimi dükkanlarda da, cam işi nice biblo ve nice kristal
bardak da, bir yandan ortalığa alkış tutup, bir yandan fanuslarda, çeşmi-
i bülbüllerde, billurlarda ve nargilelerde de cayır cayır yanmaktadırlar.
Görüntü, fevkalade alayişe endeksli, bir o kadar hayretlere muciptir ve
yine özellikle turistler için bu panorama, işte o nedenle bir harikalar resmi
geçididir.
Işık demetlerini unutmayalım...
Kuyumculardan kalkan sayısız ışık demetleri, çarşının orta yerinde
kol atan gezginlerin yüzünde şeffaf bir top gibi patlar. Altınlar yığınları;
yıldızlar gibi parıldamakta, dizi dizi burma bilezikler, yakut gerdanlıklar,
inci bindirilmiş kolyeler, elmas taşlı yüzükler, geleni geçeni kışkırtıp
durmaktadırlar.
Eh, nihayetinde burası da bir yol geçen hanıdır ve isteyen camekanlara
baka kalacak, isteyen seçtiğini alacak, isteyen yadigar olsun diye sadece
fotoğraflayacaktır.
Mısır Çarşısı’nın bir yüzünde de tatların, lezzetçilerin ve damakların
savaşları da hüküm sürer.
Unutmayalım, çarşı geçmişten gelir ama can da boğazdan gelir!
O yüzden çarşıda en belirgin serbest bölge, kuruyemişlerin oltaya geldiği
dükkanlardır.
Çuvallarda, tezgahlarda boğazlarına kadar tuzlara batmış fıstıklar, incik
nohutlar, lebalep leblebiler, Edirne’den kabak çekirdekler, bahtı kara ay
çekirdekler, çam fıstıklar, ballı bademler, ciğerlerine kadar kavrulmuş
fındıklar vardır. Çarşı gezginleri çekirdekler çatırdatarak, nohutlar
kıtlayarak, fındıklar kırarak ve dahi fıstıklar yutkunarak dolaşırlar.
Bir su içimi sonrası bunlara fındıklı, güllü, fıstıklı, karanfilli enva-i türden
lati lokumların görücüye çıktığı ve yola boy veren sundurmaları ilave
ettiğinizde; onların arkasından dönerciler, aşevleri, lokantacılar, tatlıcılar,
büfeciler literatürü ortaya sökün edip gelecektir. Elbette bu uzun boylu
gırtlak hesabına, çarşının tarihi ve turistlerin halleşme noktası olan
ünlü “Pandeli Lokantası”nı da katmak gerekir ki, taam adına ayırdığımız
bu seçkin fener alayı da, doğru yandan ateşlenmiş olsun!..
Resmin bu parçasını da atlamamak gerekir.
Hevenk hevenk pastırmalar, dizi dizi sucuklar, yan gelmiş salamlar,
Datça’dan ballar, Trabzon’dan tereyağlar, Bolu’dan kaymaklar, tulum
tulum peynirler, teker teker kaşarlar; tezgahlarda, camekanlarda güldür
güldür akarlar, misler gibi kokarlar.
Bir yanda da Arabistan’dan hurmalar denizi, badem ezmeleri, cevizli
sucuklar ve enva-i renkte şekerler havuzlarında yüzenleri görürsünüz.
Yani bunların cümlesini, katiyen yeme; yanında yat!..
Üstelik çarşıda Mısır macunu yoktur ama kaç yüz yılın geleneğinden
rafine edilmiş Manisa tariki ile gelmiş mesir macunu vardır ki, alıcısı yek
değil, yerlisi yabancısı boldur.
Kimi yerde, çarşının bir boyutunda dramatik bir görüntü, sanki şaşırtıcı,
ürkütücü bir sofranın tablosunu simgeler. Muhtemelen o tablonun adı da,
“Son Yemek” gibi bir şey olmalıdır:
Dükkanların alınlıklarından aşağıya, iplere dizili olarak sarkıtılmış,
kurutulmuş ve kaditleri çıkmış kırmızı, yeşil, sivri, dolmalık biberler,
patlıcanlar, bamyalar; hüzünlü bir yaz günlüğünden fırlamış eski
fotoğraflar gibi sallanır, çırpınır, titreşir dururlar.
O yüzden hayata ve
sonsuzluğa meydan okuyan mumyalar gibi, turistleri zangır zangır ve
iliklerine kadar titretirler.
Turistler; bu görüntünün önünde hep birlikte anı fotoğrafları çektirirler.
Bodrum doğumlu süngerler, göğüsleri delik deşik, çarşının nazar
boncukları gibi orada burada dalgalanırlar. Ege üstüne kokarlar ve her
kesimden temizlik adına kabul görürler.
Ama Allah için, süngerlerin kıyıcığında sallanıp duran Hatay lifinin
serüveni, hiçbirininkine benzemez...
Onu kaç kişi tanır ki zaten?
Onlar sadece Hatay ve Antalya dolayında biterler ve en nihayetinde de
Mısır Çarşısı’na gelip iplere dizi olurlar. Yine başta turistler olmak üzere
cümle alem de işte o dizi filmi izleyip hayretle sorarlar:
Bu! Bu! Bu! Nedir bu?”
Cenab-ı Allah’ın dünyada bir eşi daha bulunmayan aykırı bir nebatatıdır
ki; banyoda lifleyip yıkandığınızda, şaşar şaşar kalırsınız.
Hint’ten, İran’dan, Pakistan’dan kalkıp gelmiş çuvallar içindeki çeşit çeşit
kınalar da; düğünlere, sözlere, kına gecelerine çanak tutarlar. Ellere,
saçlara belenir, gönül üstüne çiçek gibi açarlar.
Hülasa, Mısır Çarşısı; bir tarihin, bir geleneğin hatırası olarak üç asırdan
bu yana kurulduğu yerinde ve dimdik ayakta duruyor.
Günümüzdeki panoramasında yer alan çağdaş görüntüleri, onun
devrana uyduğunu, uyabildiğini de kanıtlıyor.
Mısır Çarşısı’ndaki günlük enerjinin, alışveriş keyfinin ve heyecanın
tespiti için Balıkpazarı kapısından girip, Haseki kapısından çıkmak
yeterlidir!
Tarihe dokunur, kokulardan başınız döner, sonra da kendi kendinize
“Vay canına!” diyerek eklersiniz:
"Ben, kesinlikle bir tarihin içinden geçiyorum!.."