Esnaflık, doğruluk, dürüstlük ve ustalık…
Günlük hayatımızda hep onlarla iç içe, hep onlarla bir şekilde iletişim halindeyiz ve onlardan asla vazgeçemeyiz. Bu mümkün değildir ve ihtiyacımız olan her şey için başvuru noktalarımızdan biri, mutlaka her hangi bir esnaftır!
Esnaf sözcüğünün karşılığı; "El zanaatları ya da küçük ticaretle geçinen kimse" olarak ifade edilebilir. Örneğin küçük bir mahalle bakkalı, mefruşatçı, fırıncı, manav bulunduğu semtin esnafıdır. Marangoz, manifaturacı ve şipşak fotoğrafçı da herhangi bir mahallede olabilir. Bir berber ve bir büfe ya da bir loto bayii de keza, bulundukları yöre sakinlerine yine esnaf olarak hizmet verirler. Ve bu bağlamda şu hususu da atlamamak, hatıra getirmek gerekir:
Bir hedef ve amaç konulduğunda esnaflık; zaman içinde çabası, yatırımı, istihdamı, gelişimi ve teknolojisiyle sanayiciliğe de giden yolun başıdır ve ülkemizde buna ilişkin sayısız örnek girişim, global marka ve saygıdeğer isim de art arda sıralanabilir.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi, günümüzde çeşitli işkollarında esnaflık yapan, KOBİ’lerle dikkat çeken birçok insan ve değişik konularda birçok işyeri var. Bu bağlamda düşünüldüğünde ülkemizde esnaf; ticaret ve ekonomik hayatımızın büyük ve önemli bir bölümünü teşkil eder.
Dilerseniz şimdi, tarihi bir hayli eski ve sağlam bir teşkilata dayalı meslek gruplarından biri olan esnaflığı, biraz eskilerden ve özet olarak anlatmaya çalışalım:
Esnaflığın, ülkemizde öncelikle dürüstlük ve doğruluk ilkelerinden gelen tarihi bir geçmişi ve özelliği var. Eskiden esnaf topluluğun bir töresi olurdu ve bu işlerde gözetilecek kimi yollar söz konusuydu. Hemen her sanat kolunun bir piri bulunurdu. Bu geleneğe göre Hazreti Adem çiftçilerin piridir; çünkü ilk kez tarla sürmeyi, ekin ekmeyi ve topraktan yararlanmayı düşünen odur.
İdris Peygamber terzilerin, Davut Peygamber dokumacıların, Yunus Peygamber balıkçıların, İsmail Peygamber avcıların piri sayılırdı. Peygamberimiz Hazreti Muhammed ise tüccarların piri kabul edilirdi, çünkü ticaretle uğraşmıştı. Ve elbette sanata, mesleğe istisnasız çırak olarak girilir, belirli bir hizmet süresinden sonra "kalfa" ve ondan sonra da "usta" olunurdu.
Seçtikleri işkoluna girenler, o işin ya da sanatın usullerine, göreneğine ve geleneğine göre yükselmek zorundaydılar. Bu yolda yürümeyi kabul ederek bir sanat öğrenmeye razı olanlara "tarik ehli" denirdi. Ustalar işi hazırlar, kalfalar ve çıraklar meydana getirirlerdi. Çıraklar işi öğreninceye kadar ya hiç para almaz ya da yalnız masraflarını karşılayacak bir para alırlardı.
Kalfalar haftalıkla çalışır, işlerin çokluğuna ve işteki kıdemlerine göre ücretleri artardı. Belirli bir süre dolunca da, özel törenler yapılarak kalfalıktan ustalığa çıkar ve ayrı bir işyeri açmaya hak kazanırlardı. O dönemlerdeki ilginç teşkilatlardan biri de, ''lonca" etkinliğiydi. Her işkolunun kurulmuş bir birliği vardı ve buna lonca deniliyordu.
Bugünkü anlamıyla "üretim kooperatifleri"ne benzeyen loncalar, Anadolu Türkleri arasında 13. yüzyıldan beri biliniyordu. Bir açıdan günümüzdeki sendikaların işlevini de gören bu teşkilat, o tarihlerde bu yüzden ekonomik bir nitelik de taşırdı. Loncanın önemini ve toplumsal etkinliklerini belirtmek açısından, konuyu biraz açmamızda yarar var:
Loncaların en büyük görevi, malın cinsini ve kalitesini her zaman için yüksek tutmak ve standart üretimi sağlamaktı. Bunun yanı sıra usta işçinin yetişmesi, iş ve ticaret ahlakının, dürüstlüğün korunması, işçinin elinde tutulması ve onun belirli zamanda bağımsız sermaye sahibi olması, elde edilen malın müşterinin eline en kısa yoldan geçmesi, vurgunculuğun önlenmesi, malın değerlendirilmesi ve değerini koruması da, loncaların gördüğü işlerdendi. Loncaları bir "ihtiyar heyeti" yönetirdi ve her esnaf kolunun ayrı bir yönetim kurulu vardı. Esnaf arasından yaşlı altı usta seçilir, bunlardan biri mesleğin en kıdemlisi en yaşlısı olurdu ve bu kişinin mutlaka okuryazar olması gerekirdi.
Her esnaf kolu için belirli sayıda işyeri ile dükkân tespit edilmişti. Bunların sattıklarını başkası satamaz, yaptıklarını başkası yapamazdı. Bir esnaf gediğe girerken kendisinden belirli bir para alınır, karşılığında ferman (ruhsat) verilirdi. Gedik usulünün 16 yüzyıl beri kullanıldığı bilinmekteyse de, ilk kuruluş tarihi belli değildir. O tarihlerde "gedik kullanılmazdı ve bu gibi ayrıcalık sahiplerine "usta" denirdi. Gedik deyimi 1727'den sonra kullanıldı. Önceleri gedikler, yalnız ihtiyaç maddesi ticaretiyle uğraşan esnafa verilirdi. Daha sonra, her çeşit esnaf için gedikler oluşturuldu. Ancak zamanla gediklerin düzeni bozuldu III. Selim gedikleri yeniden düzene koyarak, yalnız zorunlu ihtiyaç maddesi ticaretiyle uğraşan esnafa verdi.
II. Mahmut zamanında, gedikler bütünüyle genişletildi. Birçok esnaf kolları gediklere bağlandı. Mithat Paşa 1860'ta gedikler için bir nizamname yaptırarak, bozulmaya yüz tutan gedik usulünü düzene sokmak için çaba gösterdi ama aslında gediklerin sonu yaklaşmak üzereydi. Daha sonraları devreye girecek olan "İstanbul Ticaret Odası”nın amaçlarında biri de esnafı yeniden örgütlemekti. 1909 yılında, "Esnaf Cemiyeti Talimnamesi" çıkarıldı. Bu tarihten sonra, birtakım esnafla iş sahipleri kendi aralarında dernekler kurmaya başladılar. 1910'da Ticaret ve Sanayi Odalarına özgü tüzük meydana getirildi ve 1913 yılında gedik usulü tamamen kaldırılmış oldu.
Yazımızı, o dönemlerde bir gelenek olan "Esnafın çırak çıkarma ve peştamal kuşatma töreni”ni kısaca anlatarak bitirmek istiyoruz. Bu özgün ve sosyal etkinlik, ticaret hayatında esnafta ve tüccarda dayanışmanın gerekliliği ve sosyal ilişkilerin önemini göstermesi bakımından son derece ilginç bir örnektir:
Eskiden ustalar yetiştirdikleri çıraklarına peştamal kuşatarak, usta çıkarırlardı. Bu amaçla İstanbul'un Veliefendi, Çırpıcı, Kâğıthane, Fenerbahçe, Çamlıca, Göksu, Beykoz, Sarıyer gibi gezinti yerlerine toplu kır gezileri yapılırdı.
Bu gezilerde, çadırlar kurulur, yemekler pişirilir, esnaf arasında saz çalanlar, şarkı söyleyenler bütün maharetlerini ortaya koyarlardı. Bu eğlenceler bazen birkaç gün, hatta bir hafta sürerdi. Son gün, ustalar çıraklarına peştamal kuşatırlardı. Çırağın yaptığı işler, atlas bir torbadan çıkarılıp, gümüş bir tepsi içine yerleştirilirdi. Yiğitbaşı adı verilen görevli, bu örnekleri orada bulunanlara tek tek gösterirdi. Loncanın ilen gelenleri, zengin esnaf, bunlardan birer parça alır, tepsiye aldıklarının değerlerinden çok fazla bir para koyarlardı.
Böylece dolaştırılan tepsi para ile dolar, bu paralar ustalığa yükselen kalfanın açacağı dükkana ilk sermaye olurdu.
İşte bu da, "atlas torba"dan çıkıp, esnaflığa giden yolun başlangıcıydı…