Bay Jacquard'ı hatırladınız mı?
Bir zamanlar taş devri vardı ve taş devri insanı da, günümüz insanı gibi geleceği için sürekli bir arayış ve girişim içindeydi. Amaç, insanlık adına yararlı olan her şeyi bulmak ve ondan yararlanmaktı elbette. Ancak o dönemlerde örneğin iplik bükmek ve kumaş dokumak bilinmediğinden, insanlar kışın soğuktan korunmak için en pratik çözüm olan hayvan postlarına bürünmek zorundaydılar. Deri parçalarını birbirine bitiştirmek üzere açılan deliklerden hayvan sinirleri, sicim gibi ince deriler veya sazlar geçirilirdi.
Delik delmeye yarayan sivri çubuğun yerine sonraları kemik, fildişi veya boynuzdan yapılmış tığ şeklinde basit bir alet kullanılır oldu. İşte bu sıralarda taş devri insanlarından birinin aklından şöyle bir şey geçti: "Elimdeki tığın ucunda bir delik olsa, sazları ona geçirir, iki işi aynı zamanda yaparak postları birbirine daha çabuk eklerim!"
O dönemdeki koşullarda incecik bir çubuğu delmek, tabii ki öyle kolay bir iş değildi. Fakat bunları düşünen akıllı bir adam sonunda gayet keskin uçlu bir çakmak taşı ile bu işi de başardı.
İlk çağlardan kalma bir dikiş iğnesi
Sonunda dikiş iğnesi bulunmuştu da şu dokumalar, dikilecek kumaşlar neredeydi?
Kuşkusuz büyük bir zaman dilimi ve gelişimi sonrası, insanlar yetenek ve kültürlerinin girişimiyle her şeyi yerli yerine oturtacak ve bir şekilde dokumanın serüveni başlayacaktı.
Dikiş iğnesi gelişim evresini tamamlaya dursun, biz arada ipliği şöyle bir hatırlayıp onu da pazara çıkaralım:
İplik binlerce yıl elle büküldü. Zorlu ve zahmetli bir uğraştı. Bunun için keten ve kenevir ipliklerinin sarıldığı öreke ile döndürülen bir iğ kullanıldı. Bu uygulamada ipliğin ucu iğe bağlanır, sonra bu elle döndürülerek iplik bükülürdü. Uğraş babam uğraş yani!
Biz en iyisi yüzyılları biraz hızlıca geçip, 15.yüzyılı bulalım ve onun üzerinde özetleyerek dokumaya doğru yol alalım:
15. yüzyılda icat edilen çıkrıklar doğal olarak hızla her tarafa yayıldı. Kuşkusuz bu buluşun özellikle ev endüstrisi için büyük bir önemi vardı. Alet, ayakla harekete geçirilen özel bir tertibatın ilavesiyle geliştirilerek, iki elin de serbest kalması esasını sağladı. Böylece iplik büken kadınlar daha da çok iş çıkarmaya başladılar. Çıkrığın gelişimi sayesinde bu arada keten üretimi de giderek arttı tabii. Sonrasında Avrupa'da ev kadınlarının başlıca işlerini büküm ve dokuma teşkil eder oldu.
Sandık ve sepetleri dolduran elle örülmüş ince keten kumaşlar ev kadınlarının eseri olarak göze çarpmaya başladı. Dokudukları kumaşların hammaddesini kendi diktikleri keten ve kenevirlerden temin ediyorlar ve ipliği bükerek el tezgâhlarında kumaş yapıyorlardı. Orta zamanda ve tam bu sırada ev imalatına paralel olarak, dokuma sanayii de meydana gelmiş ve giderek gelişmeye başlamış oldu.
Bu gelişmeye özellikle bir İngiliz olan John Kay'in 1733 yılındaki buluşu hizmet verdi. O zamana kadar elle sürülen mekikle iplik, onun keşfi sayesinde mekanik olarak işlemeye başladı.
Flying Shuttle - John Kay (1733)
Ancak bu arada çok ilginç bir şey oldu ve yerel dokumacılar bu buluşun kendilerini işsiz ve ekmeksiz bırakacağını düşünerek buluş sahibini öldürmek istediler!
Ne var ki sanayi devrimi de adım adım evrimini sürdürüyordu ve elbette bu keşif, dokuma sanayiinin gelişimine engel olamayacaktı. İlk mekanik dokuma tezgahını 1784 yılında modern tekstil endüstrisinin kurucusu sayılan ingiliz rahibi Cartwright yapacaktı. Ancak bu arada şunu da atlamamak gerek.
Avrupa dokumacılığı giderek öğreniyor ve geliştiriyordu ama acaba bu kıtaya dokuma sanatı esasen nasıl ve nereden gelmişti?
Dokuma sanatı aslında Avrupa'ya, Asya, Çin ve Hindistan kültürlerinden tat ve renkler sonrası bir tur atarak geldi.
Örnekleyelim: Milattan binlerce yıl önce Hintliler dokuma tezgâhlarında
çalışmaktaydılar. Öyle ki, bugün bile dünyanın hemen her tarafında aranan Hint kumaşlarının hammaddesini Keşmir keçilerinin yumuşak tiftikleri, ipekböceğinin incecik ve parlak ipliği ve pamuğun lifleri teşkil eder.
O zamanlar saf ipek kumaşlardan, ağır gelin elbiseleri dikilirdi örneğin. Muslin adı verilen ince ipeklinin yurdu da Dakka idi. Benares, telli gümüş ve altın sırma kumaşlarıyla ünlüdür. Renklerinin güzelliği ile ünlü şallar, yine Keşmir'de yapılırdı. Avrupa'ya ihracat özellikle 16. ve 17. yy. da artmıştı. Bu yüzden dokumacılık, günümüzde de hala Hindistan'ın en önemli endüstri işkolu olmayı sürdürmektedir.
Dokumacılığın serüvenini izlerken, yünü de göz ardı etmemek gerek. Çünkü yün üretimi ve işlenmesinin de konumuzla doğrudan bağlantısı var.
Yün, günümüzde olduğu gibi binlerce yıl önce de vücudu sıcak ve soğuğa karşı koruyan değerli bir madde olma özelliğini taşıyordu. Yün, doğal ısıyı muhafaza eder. Onun vasıfları, pamuk veya keten gibi bitkilerden elde edilen kumaşlarda yoktur. Keçi, deve ve koyun yünleri eskiden beri elbise yapmakta kullanılmıştır. Özellikle koyun, taş devrinden beri işte bu yüzden en önemli evcil bir hayvandı. Sütünden peynir yapılır, postu da kışın kürk yerine giyilirdi. Yünü işlemek ancak bronz devrinde mümkün olabildi. O zamandan beri her iklime uyduğu için yün, insanların hayatında büyük rol oynamış ve dokumacılıkta da özel bir yerin sahibi olagelmiştir.
Vücudu sıkıca ve postsuz saran yün giyecekleri şişle örmeyi, ya gayretli bir dokumacı ya da mahir bir ağ örücü kadın düşünmüş olmalı!
Ona da helal ve aşk olsun!
Bu arada kaçınılmaz olarak dokuma makinesi ile dokumacılığın gelişmesine de bir göz atmamız gerekiyor:
18. yüzyılda mekiğin mekanik olarak işlemesi temin edilince dokuma imalatı da doğal olarak giderek arttı. Karısı kendisine bükülmüş iplik yetiştiremediği için zavallı dokumacı Hargreaves çok zaman işine ara vermek zorunda kalırdı!
Bu kadın da ne kadar beceriksizdi canım!
İşte bu girişimci ve sabırsız Hargreaves, sonunda tepesi atınca 8 iplik büken bir makineyi 1764 yılında icat etmek zorunda kaldı!
Spinning Jenny - James Hargreaves (1764)
Ancak bu arada yine ilginç bir şey oldu ve bu buluşla işsiz kalacaklarını düşünen işçiler, taş ve demirlerle bu makineyi de paramparça ediverdiler! Bütün bu toplumsal güçlüklere rağmen Hargreaves Nottingham'da mekanik bir yün ipliği bükümhanesini kurmayı başardı.
Ondan sonra da Arkwright 1679'da "Su", Crompton 7775'te "Band", Roberts 1825'de "Selfaktor" ve Amerikalı Jenks te 1830'da "Yuvarlak büküm" makinelerini icat ettiler.
Artık kimse sanayileşme hedefindeki bu tarihi gelişime karşı gelemiyordu ve su yolunda akıyordu.
İngiltere ise dokuma makinelerinin ihracını şiddetle yasak ettiği halde, bunlardan biri 1800 yılında Saint Gailen manastırına getirildi ve oradan da her yana yayıldı. Ve sonunda kaçınılmaz olarak desenli dokuma tezgahının icadı da gündeme geldi ve bunun da sahibi Lyon'lu ipek dokumacıs J.M. Jacquard oldu!
Tekstil ile uğraşanların çoğunun bu vesile "jakar" sözcüğünün nereden geldiğini de hatırladıklarını sanıyoruz.
Jacquard dokuma tezgâhı, tekstil sanayiine ekonomik gelişme, teknik açıdan mükemmeliyet ve sanat olgunluğu temin ettiğinden, bu alandaki en önemli buluş olarak dokumacılık dünyasında özel bir önem ve anlam taşır.
Joseph Marie Jacquard (1752-1834)
Jacquard, bin bir yoksulluk içinde meydana getirdiği eseri için 1805 yılında patent aldığında, ne kadar önemli bir iş yaptığının belki de farkında bile değildi. Çünkü bu gelişme ile en güç desenleri bile kolayca dokumak artık mümkün oluyordu.
Eskiden günlerce süren iş, desene göre delikler delinmiş bir karton parçasının ustalıkla kullanılması sayesinde bir saat gibi kısa bir zaman dilimi içinde başarılıyordu!
Jakar Tezgahı - J.M. Jacquard (1805)
I. Napolyon bu makineye hayran kaldı ve onun gelişimini hem teşvik ve hem de himaye etti. 1834 yılında Lyon'da ' 30.000 Jacquard tezgâhı kuruldu. Meydana gelen endüstri milyonlarca insana istihdam ve elbette kazanç sağladı. İnsanoğlu, taş devrinden ve ilkel iğnenin boyutundan günümüze, makineleşerek ve işte böyle kendini dönem dönem aşarak geldi. Belki hemen her konuda olduğu gibi dokumacılıkta da çok değişik ve zorlu yollardan geçti ama sonuç buna değdi elbette!