Krizle sallanmak, akılla davranmak ve hamburgerin acı tadı!
Adamın biri, akıl hastanesini ziyareti sırasında doktora sormuş:
”Bir insanın akıl hastanesine yatıp yatmayacağını nasıl belirliyorsunuz?”
Doktor:
”Bir küveti su ile dolduruyoruz. Sonra hastaya üç şey veriyoruz. Bir kaşık, bir fincan ve bir kova. Sonra da kendisine küveti nasıl boşaltmayı tercih ettiğini soruyoruz.” dedikten sonra karşısındakine dönmüş:
”Peki siz olsaydınız bu durumda ne yapardınız?”
Adam:
”Oooo! Anladım! Normal bir insan kovayı tercih eder. Çünkü kova, kaşık ve fincandan büyük.”
”Hayır!” der doktor. “Normal bir insan küvetin tıpasını çeker!”
Şu sıralar bu anlatıdan nasıl bir hisse kapalım, bundan alınacak ders ne olur desek; yanıtı tam da şudur: Sadece bize sunulanlar dışında çözüm bulmaktır esas akıl!
Şimdi ortalık yerdeki ekonomik kriz orayı, burayı, şurayı sallamaya devam ederken, bir o kadar uzmanın da herkeslere akıl verip durduğunu, her kafadan ayrı bir ses çıktığını duymaya, izlemeye devam ediyoruz.
Ne var ki bizim böyle bir uzmanlık alanımız olmadığı için olaylara bakışımız sadece insanin içsel dünyasından geçiyor. O noktalarda buluşuyor ve bu nedenle kriz kokan güncel ortamı biraz daha esneterek tatlandırmaya, iyimser yandan hayatı kanatlandımaya çalışıyoruz.
Şimdi dilerseniz, buradan hareketle ironik bir referansa baş vuralım ve Amerikalı oyuncu ve yazar George Carlin’in içsel dünyamıza ayna tutan bir doğrular seçkisini birlikte harmanlayalım.
Bakalım, “daha, dahalar” alanımızdaki esas vaziyet ne durumdaymış:
****
Daha çok uzmanımız, ama yine de daha çok sorunumuz var.
Daha yüksek binalarımız, ama daha kısa sabrımız var.
Daha geniş oto yollarımız, ama daha dar bakış açılarımız var.
Daha çok harcıyoruz, ama daha az şeye sahibiz.
Daha fazla satın alıyoruz, ama daha az hoşnut kalıyoruz.
Daha büyük evlerimiz, ama daha küçük ailelerimiz var.
Daha çok ev gereçleri, ama daha az zamanımız var.
Daha çok eğitimimiz, ama daha az sağduyumuz var.
Daha fazla bilgimiz, ama daha az bilgeliğimiz var.
Daha çok ilacımız, ama daha az sağlığımız var.
Çok az gülüyoruz, çok hızlı araba kullanıyor,
çok çabuk kızıyoruz.
Çok geç saatlere kadar oturuyor, çok yorgun kalkıyoruz.
Mal varlıklarımızı çoğalttık, ama değerlerimizi azalttık.
Çok konuşuyoruz, çok az seviyoruz ve çok sık nefret ediyoruz.
Dış uzayı fethettik, ama iç dünyamızı edemedik.
Daha büyük işler yaptık, ama daha iyi işler yapamadık.
Daha çok yazıyoruz, ama daha az öğreniyoruz.
Daha çok plan yapıyoruz, daha az sonuca varıyoruz.
Koşuşmayı öğrendik, ama beklemeyi öğrenemedik.
Daha çok harcıyoruz, ama daha az sahip oluyoruz.
Daha çok satın alıyoruz, ancak aldıklarımızla
Daha az mutlu oluyoruz.
Daha fazla konfora sahibiz, ama daha az zamanımız var.
Daha çok bilgiye ama daha az yargıya sahibiz.
Daha çok tedaviye, ama daha az sağlığa sahibiz.
Daha hızlı ulaşım yapıyor, daha çok ve daha
çabuk sinirleniyoruz.
Daha geç uyanıyor, daha çabuk yoruluyoruz.
Daha az okuyor, daha fazla televizyon seyrediyoruz.
Sahip olduklarımızın sayısını katladık, ama değerlerimizi azalttık.
Daha fazla konuşuyor, daha nadir seviyor ve daha çok yalan söylüyoruz.
Bir yaşantı kurmayı öğrendik, ama hayatı değil.
Aya gidip geldik, ama yeni komşumuza ziyarete gitmek için caddenin karşısına geçmekte zorlanıyoruz.
Atomu parçaladık, ama önyargılarımızı kıramadık.
Daha çok yazıyoruz, ancak daha az öğreniyoruz.
Hızla hücum etmeyi öğrendik, ama beklemeyi değil.
Ve galiba en acısı da şu:
Hayata seneler ekledik ama senelere hayat değil!
“Daha”ların açmazından finale gelmişken, gündeme uygun bir kıssa ile tadımıza biraz da acı bir sos katalım:
Semtte hamburger satan adam zor işitiyordu. Bu yüzden bir radyosu yoktu. Gözleri bozuktu, bu yüzden gazete de okumazdı. Ama çok iyi, harika hamburgerler satardı.
“Şahane bir hamburger alır mıydınız bayım?”
Adamın bu sesini semtteki bütün müşterileri de yakından tanırdı.
İnsanlar onun hamburgerlerini severek alır ve tercih ederlerdi. Derken işini büyütmek için daha büyük bir fırın aldı ve oğlu ona yardımcı olmak için üniversite sonrası yanına geldi. Ancak bu arada ilginç bir şey oldu. “Baba! Radyoyu dinlemiyor muydun?” dedi oğlu. “Gazeteyi okumuyor muydun? Büyük bir ekonomik kriz yaşanıyor. Dünyanın durumu felaket! Bizim ülkenin durumu ise daha kötü!”
Bunun üzerine adam düşündü: “Eh, oğlum üniversiteye gidiyor, gazeteleri okuyor, radyoyu dinliyor; haklı olmalı.”
Adam bunun üzerine hamburgerleri için aldığı etin ve siparişlerin miktarını azalttı. Daha sonra hamburgerlerini satmak için yolun kenarında durup yıllardır yaptığı gibi bağırmaktan vazgeçti. Doğal olarak satışları bir günde düştü. “Haklısın oğlum,” dedi. “Kesinlikle büyük bir krizin ortasındayız!..”
Evet!..
Buradaki yanlışın doğrusu da belli:
Sadece bize sunulanlar dışında çözüm bulmaktır esas akıl!