Türk dokumacılığı üstüne kısa bir tarihçe
Dokuma nedir? dense, verilecek yanıt tamı tamına şöyle:
Eğirme veya başka yollarla iplik haline sokulabilir her cins hammaddeden imal edilmiş olan, dokunan, örülen veya bu sistemlerin dışında sadece elyafı birbirlerine değişik metotlarla tutturarak bir bütün meydana getirme yolu ile elde edilen her cins kumaş, triko, döşemelik, halı ya da keçe!..
Yanıt böyle olunca, günlük hayatın içinde dokumanın ne kadar önemli olduğu da kendiliğinden ortaya çıkıyor. Çünkü günümüzde herkes, çeşitli biçim ve türde, dokuma mamulü olan hemen her türlü ürünü kullanıyor. Dolayısı ile insanlığın hayvan postlarından sıyrılıp, sırtına takım elbise ve tayyör ya da eteği geçirmesi, elbette uzun ve meşakkatli bir zaman ve dokumacılık öyküsünün de kaynağı oluyor.
Bu yazımızda, dünyadaki gelişiminden çok, dokumacılığın Türk özelindeki renkli geçmişine bir göz atmak istiyoruz.
Günümüzde, çağdaş makineler ve bin bir çeşit ürünle tekstil dalında dünyaya ihracat yapar hale gelmiş Türkiye'nin dokumacılık öyküsü, değişik safhaları kapsıyor. "Başlamak, bitirmek olduğuna göre", Türk dokumacılığı da bir dönem ve bir yerden başlamak zorundaydı. Bunu gözeterek, bir an için geçmişe dönmeliyiz:
Türklerin çok eski dönemlerden bu yana dokumacılıkta usta olduğu biliniyor. Özellikle 1071 Malazgirt zaferi ertesi Anadolu'da bu işkolunun ve sanatın yayıldığı ve geliştiği, tarihi kayıtlardan anlaşılıyor. Osmanlı devletinin kuruluşuna kadar olan dönem, 1071 Malazgirt Savaşı'ndan sonra başlar ve dokumacılık bu arada bütün Anadolu'ya yayılır. O dönemde dokumacılıkta öne çıkan yöre ve kent, yine anlı şanlı Denizli'dir! Tabii bu süreç içinde Adana, Sivas, Erzurum ve Erzincan dokumalarını da unutmamak ve göz ardı etmemek gerek.
Diğer yanda Selçuklular döneminde Anadolu kumaş ve halıları, dış ülkelere ihraç ediliyordu. Tarihte tekstil ihracatımızın ilk eşiğinde ve kumaş bazında, Anadolu Selçuklularının etkinliği tartışma götürmüyor. Örneğin Türkmen aşiretlerindeki halıcılık geleneği de, Anadolu halılarına dış ülkelerde geniş bir potansiyel pazar sağlamıştı. Anadolu'dan ihraç edilen halıların ilk durağı Mısır'dı ve Mısırlılar bunlara bayılıyordu. 18. yüzyıl sonlarına kadar, Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş ve yükseliş devresindeki Türk uygarlığı, Selçuklu sanat mirasını daha da değerlendirmek olanağını buldu ve bu dönemde dokumacılık, iç ve dış etkiler nedeniyle büyük bir gelişme kaydetti.
Dokumacılığın kaynağını ve estetiğini Doğu'dan alması, Batı'nın sadece tüketici durumda bulunması, Osmanlı Türklerinin ise bu iki uç arasında güçlü bir devlet kurmuş olmaları, önce iç piyasada bu işkoluna önem vermelerini sağladı. Bu arada nüfusun giderek artması ve hayat standartlarının keza giderek yükselmesi de, halkın güzel sanatlara eğilmesine yol açtı. Bu yaklaşım, doğal olarak dokumacılık sanatının da gelişim sürecini pekiştirmiş oldu.
Halktan gelen, sıra dışı ve kaliteli kumaşlara yönelen talep, devleti yönetenlerce de benimsendi ve alınan yerinde bir kararla, imal edilen dokumaların özellikle yüksek kalitede olması sürekli teşvik edildi. Bu devrede pamuklu dokumada bir numara, yukarıda da belirttiğimiz gibi Denizli idi. Örneğin dönemin gezginleri, yerinde gördükleri ve inceledikleri Denizli dokumaları için, "Pamuğunun nefaseti ve kuvvetli bükümü nedeniyle dokunan kumaş ve bezleri çok fazla dayanırlar!" diyorlardı.
İstanbul'da Fazlıpaşa ve Yenikapı'da kurulan yazma atölyeleri beyazlığı ile ün kazanan patiskaları; Bursa'nın türlü çeşitli bez ve peştamalları, Malatya'nın adını taşıyan renkli dokumaları ve ipliği, İskenderiye ve Kıbrıs'ın pamuklu dokuma ve tülbentleri, Diyarbakır'ın kırmızı bez ve sahtiyanları, Urfa'nın basmaları, Mardin, Musul ve Bağdat'ın pamuk bezleri gelişen bu koşulların ürünüydü.
İpekli dokumacılıkta, Musul'un ipek üzerine sırma karışık olarak dokunan ve adını bu kentten alan muslinler, ipekçiliğin, daha o zamanlar merkezi haline gelen Bursa'da yapılan altın işlemeli ipekli dokumalar ve işlemeli çiçekli kadifeleri çok aranıyor ve tutuluyordu. Bu dönemde Bursa, Edirne, Bilecik ve İstanbul'daki atölyelerde dokunan kumaşlarda özellikle Selçuklu desenleri işlenmekteydi. Yünlü dokumacılıkta ise Erzincan ve Erzurum telye'leri, Karaman'ın kaliçe'leri büyük bir ün kazanmıştı. Ayrıca İstanbul'da aba ve sof, Kütahya'da seccade, Selanik'te çuha dokunuyordu. Ankara'nın ünlü sofu ve tiftik iplikleri ise yoğun taleple Cezayir, Mısır ve diğer dış ülkelere satılıyordu. (O dönemlerde Ankara'da yaklaşık olarak 1500 kadar sof dokuyan el tezgâhı vardı.) Keten ve kendir dokumacılığı ise Kastamonu, Taşköprü, Musul, Mardin ve Bağdat'ta yayılmıştı. Hızla ve gelişerek ilerleyen dokumacılık işkolunun yanında, dokuma boyacılığı da o dönemlerde giderek gelişti.
Edirne usulü pamuk boyama işlemi yurtiçinde ve dışında bu dalda büyük bir ün kazandı. Kök boyaları ile boyama usullerinin bozulmamasına önem verildi. Bu arada Fransızlar, pamuğu Edirne usulünce (Edirne Kırmızısı) boyayabilmek için 18. yy. ortalarına kadar büyük çabalar harcadılarsa da, bu konuda başarı sağlayamadılar. Gelişmesi 16. yy. ortasına kadar devam eden Türk dokumacılığı, geniş imparatorluk sınırları içinde ülke ihtiyacını rahatlıkla karşıladığı gibi, yukarıda da değindiğimiz gibi, dış ülkelere ihraç olanağı da sağlıyordu. Bu arada 1532 yılında ilk kapitülasyon imtiyazı verildi ve bu imtiyaz birçok yabancı ülkeye tanındı.
Böylece bir taraftan bu imtiyazların yabancı mamullere sağladığı farklı olanak, diğer yandan gümrük resimlerini arttırmak yolu ile yerli dokumaların korunamaması, aynı zamanda Avrupa'da makineleşmenin başlaması ve bu teknik gelişmeye Türkiye'nin ayak uyduramaması, Türk dokumacılığını neredeyse durma aşamasına getirdi. Cumhuriyet'e kadar olan ve 18. yüzyılda başlayıp 19. yüzyılda devam eden çöküntü döneminde, padişah III. Selim dokumacılık konusuyla ilgilenmek istediyse de, daha önce verilmiş olan yabancı imtiyazlar önüne aşılmaz engeller olarak çıktı. Abdülaziz devrinde ithalatta gümrük resmi yüzde 5'ten 8'e çıkarıldı. Bu arada Türk dokumacılığının yeniden geliştirilmesi için bir komisyon kuruldu. Bu amaçla çeşitli sergiler ve sanat okullar açıldı. Öte yandan yeni şirketler de kuruldu ama, bu girişimler Avrupa'da hızla gelişen sanayileşme hareketi karşısında ne yazık ki yeterli olamadı. Sonunda yabancı sermaye ve girişimiyle, Bursa ve Lübnan'da birer ipekli fabrikası, Adana, Tarsus ve İzmir'de birer pamuk ipliği fabrikası, Afyon'da İzmir'de halı ipliği fabrikaları kuruldu.
Bu devrede devletçe kurulan ve daha sonraları Sümerbank'a devredilecek olan fabrikalar; İstanbul'da Feshane yünlü, Hereke'de Hereke yünlü ve yine İstanbul, Bakırköy'de pamuklu bez fabrikaları oldu. Cumhuriyet döneminde Lozan antlaşması ile kazanılan milli hâkimiyet sayesinde, hemen her alanda olduğu gibi dokumacılık alanında da tekrar ilerleme süreci başlatıldı. 1925 yılında kurulan Türkiye Sınai ve Maadin Bankası, kendine devredilen devlet fabrikalarının makine ve aksamını, çağdaş tekniğe uydurarak rasyonel işletmeler meydana getirirken, bu defa halkın katılmasıyla yeni küçük işletmeler de kuruldu. O dönemlerde Bünyan ve Isparta'da kurulan yün ipliği fabrikaları, bu ilk anonim Şirketlerce meydana getirildi. 28 Mayıs 1927 tarihinde 15 yıl süreyle "Teşviki Sanayi Kanunu" çıkarıldı. Bu kanun, gerek devlet ve gerekse özel teşebbüs olarak dokumacılık ve tüm mensucat sanayiinde büyük gelişmelere yol açacak nitelikteydi. 1933 yılında Sümerbank'ın tesisi ile dokumacılıkta asıl önemli adımın atılması sağlandı ve bunu, özel sektöre ait büyük pamuklu ve yünlü fabrikaların kurulması takip etti.
Malazgirt zaferi ertesi, Anadolu'da kol atıp büyüyen ve gelişen dokumacılık serüvenimizin günümüzdeki hızını ve kalitesini artık bütün dünya biliyor.
Ve şu bizim dokumalar, renkleri, folkloru ve tarihten gelen mitosu ile artık bir numaradaki yeri ile işte bu yüzden gerçek bir dünya devidir!..