Kriz, şamata ve pazarlama üstüne hocasından çeşitlemeler!
Felsefe hocası,100 puan değerindeki tek soruyu, yanındaki sandalyeyi göstererek sınıftaki öğrencilere sordu:
"Bana bu sandalyenin burada var olmadığını kanıtlayın!.."
100 puan alan tek öğrencinin cevabı şuydu:
"Hangi sandalye?..”
Şimdi buradan hareketle günceli sarmalayıp; “dünyada ekonomik bir krizin var olmadığını kanıtlayın!” diye orta yere sorulsa ve biri de çıkıp, “hangi kriz?” dese; herhalde bu yanıt sahibini iyi şeyler bekliyor olmazdı.
Şu aralar felsefeyi aşmış parkurlardayız.
Ortalık, dünyadaki ve ülkemizdeki ekonomik krizin platformunda ve ha babam zangırdayan bir türbülans eşliğinde sallanıp, yuvarlanıp duruyor. Doğrusu küresel ısınmanın ve iklim bozukluğunun arkasından koşturup gelen küresel ekonomik kriz, tüm insanlık dünyasının mevcut sorunlarının üzerine kesinlikle bir tüy daha dikmiş oldu!
Ne denir; dünya hali!..
Bu arada atlamayalım; arada eğlenceli bir ajans haberini de aktaralım size:
İngiltere'deki Hertfordshire Üniversitesi’den, psikolog Profesör Richard Wiseman, “küresel mali krizin etkisini üzerlerinde hissetmeye başlayan insanların rahatlamasını sağlayan özel bir oda” hazırlamış.
“Dünyanın en rahatlatıcı odası” olarak adlandırılan odada loş yeşil ışıklar ve suni bir gökyüzü görüntüsü varmış. Düşük frekanstan sürekli olarak ninnilerin çalındığı odaya ayrıca lavanta kokusu veriliyormuş!
Belki birilerinin ilgisini çeker, İngiltere’ye doğru uzanır diye kayıt düşeyim istedim!
Gerçeğe dönünce tabii ki işin tadı kaçıyor.
Dolayısı ile her gün; her gün aynı konu ve aynı konudaki sayısız kriz yanlı haber, açıkçası insanda dayanacak takat ve direnme gücü, keyfi bırakmıyor, libidoları örseliyor, ruhları tırmalayıp duruyor.
Madem öyle…
Birileri de bize şöyle uygun rahatlama odaları tasarlasa diyorum!..
En iyisi bu yazımızda biraz olayların dışına çıkalım ve bu kez bir başka hocanın sınıfındaki şamatalı konuşmasına kulak verelim:
Profesör yüksek lisans öğrencilerine açıklamalı pazarlama kavramlarını anlatıyordu:
1. Katıldığınız bir partide büyüleyici bir kız gördünüz ve yanına giderek ”Çok zenginim. Evlen benimle!' dediniz.
Bu, doğrudan pazarlamadır.
2. Bir grup arkadaşınızla katıldığınız partide büyüleyici bir kız gördünüz. Arkadaşlarınızdan biri kızın yanına gitti ve sizi işaret ederek kıza, “O çok zengin. Evlen onunla!' dedi.
Bu, reklamdır.
3. Katıldığınız partide büyüleyici bir kız gördünüz ve yanına gidip telefon numarasını aldınız. Ertesi gün arayıp 'Çok zenginim. Evlen benimle!' dediniz.
Bu, tele pazarlamadır.
4. Katıldığınız partide büyüleyici bir kız gördünüz. Kalkıp kravatınızı düzelttiniz, ona doğru yürüyüp içkisini tazelediniz, çıkışta arabasının kapısını açtınız, çantasını düşürünce eğilip aldınız, küçük bir gezinti teklif ettiniz ve sonra “Bu arada ben çok zenginim! Benimle evlenir misin?”dediniz.
Bu, halkla ilişkilerdir.
5. Katıldığınız bir partide büyüleyici bir kız gördünüz. Yanınıza geldi ve 'Duyduğuma göre çok zenginmişsiniz. Benimle evlenir misiniz?' dedi.
Bu, marka bilinirliğidir.
6. Katıldığınız bir partide büyüleyici bir kız gördünüz. Yanına yaklaşıp “Ben çok zenginim. Evlen benimle!' dediniz. O da suratınıza okkalı bir tokat yapıştırdı.
Bu, müşteri geri bildirimidir.
7. Katıldığınız bir partide büyüleyici bir kız gördünüz. Yanına yaklaşıp ”Ben çok zenginim. Evlen benimle!' dediniz. O da sizi kocasıyla tanıştırdı.
Bu, arz-talep uyuşmazlığıdır.
8. Katıldığınız bir partide büyüleyici bir kız gördünüz. Yanına yaklaştınız, ama siz bir şeyler söyleyemeden önce biri gelip ona 'Ben çok zenginim. Benimle evlenir misin?' dedi ve kız onunla gitti.
Bu, sizin pazar payınıza göz koyan rekabettir.
9. Katıldığınız bir partide büyüleyici bir kız gördünüz. Yanına yaklaşıp 'Ben çok zenginim, evlen benimle!' diyecekken, karınız geldi!
Bu, yeni pazarlara girememektir.
Umarım gerilimlere girmeyip, Dolar’ın ateşiyle, Euro’nun çarpıntısıyla becelleşmediğiniz birkaç dakika geçirmiş, muhtemelen gülümsemiş bile oldunuz!..
O yüzden…
Neticede; neler geldi, neler geçti, bu da geçer diyelim ve isteyenlerce “krizin fırsatlara da dönüşebileceğinin mümkün” olabileceğini, Goethe’nin bir sözü ile hatırlatarak bitirelim:
“Ben imkânsızın hasretini çeken insanları severim!”
Ben de!..