Küçük sandaletlerin çamurlu izleri
Hatırlayanlar olabilir, bir süre önce “Ah Bir Zengin Olsam” başlığı ile bu köşede bir yazı yazmıştım. Konumuz genelde zenginliği, zengin olabilmeyi çeşitli yönleriyle, biraz da ironik tatların eşliğinde irdeliyordu. Kimilerine göre zenginliğin göreceli bir şey olduğunu; tevekkül ve sabrı kanatlandıran gönül zenginliğinin de dikkate değer olduğunu ifade ederek, yazımızın finalinde ekliyorduk:
Asıl zenginlik sağlıklı olmak değil midir?
Antalya’dan sayın Hülya Demirci’nin bize gönderdiği ve aşağıda okuyacağınız ilginç öykü vesilesiyle; bu konuya ilişkin kısa bir balans ayarı daha yapılabilir diye düşündüm.
Esasen ve eğer mümkün olabilse; hayatta herkes adına çalışarak elde edilen maddi anlamdaki zenginlik ve yanı sıra sağlıklı olmanın zenginliği keşke bir araya gelebilse. Ancak olağanüstü istisnalar ve filmler dışında; yaşadığımız dünyada bu ne kadar görülebilir, mümkün müdür ve kaç şanslı insan için böyle bir öngörüde bulunulabilir derseniz; bilemem.
İçinde bulunulan şartlar ne olursa olsun, o şartların özelinde hayata sıkı sıkıya tutunmanın, çalışmanın, mücadele etmenin, bir iş, bir aile ve saygıdeğer bir isim eşliğinde hayata karşı çaba vermenin, asla bükülüp kırılmamanın ve hiçbir şeyden yılmamanın da zenginlik olduğuna inanıyorum ben.
Sayın Hülya Demirci’nin bize gönderdiği kısa öyküsünü, bu nedenle ve konumuzla ilgili çok özgün tatlar içerdiği için aşağıya aynen alıyorum:
“Üstlerine küçük gelen yırtık pırtık mantolar giymiş iki çocuk, birbirlerine sokulmuş dış kapının önünde duruyorlardı. "Kullanılmış kağıt var mı bayan?" diye sordular.
Meşguldüm. ‘Yok’ deyip onları başımdan savmak istiyordum ama, o sırada gözüm ayakkabılarına ilişti. Karla kaplanmış ince sandaletlerden giymişlerdi. ‘İçeri girin, size bir fincan sıcak kakao yapayım’ dedim. Bir şey demediler. Islak sandaletleri şöminenin önünde izler bıraktı. Dışarıda soğuğa karşı kendilerini biraz toparlamaları için onlara kakao ile reçelli ekmek verdim. Sonra mutfağa geri döndüm. Ön odadan hiç ses gelmemesi dikkatimi çekti. İçeri baktım. Kız, boş kakao fincanını iki elinin arasında tutmuş içine bakıyordu. Oğlan, düz bir sesle sordu:
’Bayan siz zengin misiniz?’
Kanepelerin eskimiş kılıflarına baktım.
’Zengin olmak mı, hayır tabii ki zengin değilim’ dedim.
Kız fincanını dikkatle tabağına yerleştirdi.
’Fincanlarınızla tabaklarınız takım da’ dedi.
Sesinde bildik bir açlık vardı, ama bu karnının açlığı değildi.
Sonra kağıt çuvallarını yüklenip gittiler. Teşekkür etmemişlerdi.
Etmeleri de gerekmiyordu, çünkü daha fazlasını yapmışlardı.
Buz mavisi seramik fincanlar ve tabakları takımdılar.
Mutfağa geri döndüm patateslere baktım, et suyuna karıştırdım. Patates ve et suyu, başımızı sokacak bir ev, düzenli bir işi olan kocam, mutlu bir hayatım. Bunlar da takımdı. Ve galiba gerçekten zengindim!..
Sandalyeleri şöminenin önünden kaldırdım, odayı topladım. Küçük sandaletlerin çamurlu izleri hâlâ şöminenin önündeydi. Onları temizlemedim.
Ne kadar zengin olduğumu unutmamak için, onların orada kalmalarını istedim. “
İngiliz edebiyatının 20.yy’daki en mükemmel figürlerinden biri olan romancı, yazar, şair ve eleştirmen H. Lawrence’ın düşünceleriyle yazımızı noktalayalım:
Aslında, hiçbir şey için "benimdir!" deme... Sadece de ki; “yanımdadır!..”
Çünkü ne altın, ne toprak, ne mülk, ne sevgili, ne hayat, ne ölüm, ne huzur, ne de keder... Daima seninle kalmaz!..