İnsanları sevmek, ayıları öldürmek!
Ünlü hikayecimiz Sait Faik bir yazısında, “Sevmek; insanları sevmekle başlar her şey!” der. Doğrudur, insanları seveceksin. Ben de bir insan severim ama, ayrıca tutkulu bir hayvan severim de. O yüzden itiraf etmeliyim ki hayvan sever insanları daha yürekten, daha candan, daha içten severim.
Sanırım hepimiz hayatımızın bir anında, bir döneminde bir hayvan dostumuz ile hayatı paylaştık ve hala da paylaşıyor olabiliriz. Hiç hayvan beslemediğini düşünen biri bile şöyle geçmişi, özellikle çocukluğunu düşündüğü zaman; hayatında bir sokak kedisinin, minik bir kuşun, bir mahalle köpeğinin bulunduğunu muhtemelen hatırlayacaktır.
Günümüzün koşulları gözetildiğinde evimize bir hayvan almak bir zorluk ve sorumluluk gibi görülebilir. Ancak unutmamak gerekir ki, onlar da birer canlı ve evlerimize bir çok yeni sorumlulukla birlikte, kendilerine has dünyalarını ve güzelliklerini de birlikte getiriyorlar. Yaşadıkları evlerine dostluk, eğlence, mutluluk ve huzur verebilmek gibi özellikleri var. Bunun yanı sıra evde kedi ya da köpek ile büyüyen çocukların gülen yüzlerini, paylaştıkları sevgiyi, oyun keyfini de düşünürseniz, evdeki hayvanların gerçek birer dost ve arkadaş olduğunu da görürsünüz.
Taşradaki doğduğum evimizin geniş bahçesinde beslediğimiz sayısız kedilerle büyüdüm ben. Çocukluk yıllarımdan askere gidinceye kadar hep kedilerle yaşadım. Onlarla birlikte koyun koyuna uyudum, onlarla birlikte büyüdüm, onlarla oynadım ve giderek onlarsız bir dünyanın olamayacağını anladım.
Benim sevgili kedilerim, çocukluk ve mahalle arkadaşlarım “Duman” ve “Mercan”ı o yüzden hiç unutamadım. Bir filozof olan “Duman” rahmetli babamın “ye” demeden önündekini dokunmaz, izin için babamın gözlerine bakar; hiperaktifin teki olan dünyalar güzeli “Mercan” ise saldırdığı kedi payı sonrası, gizlice mutfak kapısının çengelli kilidini açar ve mutfaktan bir de et çalardı!
Çocuk yıllarımda “Duman” bana sabrı, güveni ve sevgiyi öğretti; “Mercan” ise havai, avare, bohem bir hayatı ve maceranın tadını. Onları bu yüzden hep sevgiyle anıyorum, arıyorum, özlüyorum.
Şu sıralar evimizde delikanlı kedimiz, arkadaşımız, “Zeytin” adında siyah bir tüy yumağımız var! Onu da bütün aile olarak çok, ama çok seviyoruz.
Kedi çizimleri de yapan ressam Leonardo da Vinci, kedileri şöyle tanımlamış: “Doğanın başyapıtı.”
İngiliz sanat eleştirmeni Philip Gilbert Hamerton’a göre, eğer hayvanlar konuşabilselerdi; “köpek, potlar kıran açık sözlü dürüst bir tip; kedi ise gereğinden fazla bir sözcük bile söylememek gibi, az rastlanır bir inceliğe sahip olurdu”, diyor.
Fransız düşünür Alain de, dünyada estetik açıdan kusursuz diye nitelendirilebilecek iki şey olduğunu söylemiş: “Kedi ve saat.”
Birçoğumuzun eminim kedileri, köpekleri, diğer hayvanları ile ilgili sayısız anıları ve öyküleri vardır. Ve biliriz ki, bütün bu hayvanlar temelde, sadece karınları doyacak kadar yiyecek ve çokça da sevgi isterler. Ne yazık ki dilleri yoktur. Ama gözleri vardır ve o gözler, eğer anlamak isterseniz, yeri geldiğinde inanın aslında size çok, ama çok şey anlatırlar.
Gündemi sayısız hay huy arasında çoktan düştü gitti ama, ben hala bir türlü unutamıyorum.
Geçtiğimiz haftalarda bir TV kanalında, Bingöl kırsalında doğası gereği arı kovanlarına saldıran yavru bir ayının köylüler tarafından taş ve sopalarla vahşice, acımasızca öldürüldüğüne tanık oldum. Sanırım yürek burkan, ancak birkaç saniye dayanılabilen bu görüntüleri sizler de muhtemelen büyük bir acıyla, öfkeyle izlemeye çalışmış olmalısınız.
İşte tam o sırada yavru ayının çaresizlik içinde suda çırpınırken gözlerini gördüm ve ne söylediğini hemen anladım:
“ Hadi ben ayıyım da, bu bana taş atıp, çivili sopalarla vuranlar ne? İnsan mı?..”
İşte o durumda atılan taş ve art arda vurulan çivili sopalara dayanmaya çalışan zavallı hayvanın gözleriyle anlattığı tam da buydu! Tabii bunu anlamak için de gerçekten insan gibi insan olmak; merhamet yüklü bir yürek sahibi olmak gerekiyordu. Ki, orada insanın ve merhametin olmadığı da zaten sonradan anlaşılmış oldu.
Sormaz mısınız; acaba nerede kalmış insanın yaradılış yüceliği, aklı ve vicdan muhasebesi?
Biz insanlar ne hale gelmişiz Tanrım!
Bu yazımızda can yoldaşlarımız kedileri, köpekleri şöyle bir andık; okşadık. Yavru bir ayının acıklı sonuna değinerek de hüzünlendik. Kim bilir o görüntüleri hatırlayarak gözyaşı bile döktük. Hiç olmazsa yazımızı daha insani ve ‘yalnızlığı paylaşmak’ tarafından bir anlatı ile bitirelim:
Yaşlı kadın misafirlerine süt ikram ederken:
“Sizler de gelmeseniz, kapımı çalan olmayacak” diyordu. “Beni ne kadar sevindirdiğinizi bir bilseniz!”
Kadıncağız, kendisi gibi yaşlanmış ve yıkılmaya yüz tutmuş tek katlı ahşap bir evde oturuyor, eşinin ölümünden sonra kendisine bağlanan aylıkla geçinmeye çalışıyordu. Aldığı para da pek masrafı olmadığı için kendisine yetiyordu. Fakat ihtiyarlıktan da zor gelen ve belini büken “yalnızlık” yok muydu, işte o çok fenaydı? Yan taraftaki bakkalın çırağı, her gün pencereyi tıklatıp istediği şeyleri getirmesine rağmen, dükkan sahibinden çekindiği için onunla konuşmaya cesaret edemezdi. Kadıncağız böyle zamanlarda unutulmuşluğunu daha fazla hisseder ve kendisine sık sık uğrayan vefâlı konuklarını beklemeye koyulurdu.
İşte o konuklar yine gelmiş ve ikram edilen sütü içmeye başlamışlardı. Yaşlı kadın, orada her zamanki yerinde duran sararmış resmi gösterirken:
“Rahmetli eşim, oldukça uzun boyluydu” dedi. “Onun yanındaki ise oğlumdur. Bu resmi çektirdiğimizde üç yaşındaydı. Doktor olup yurt dışına yerleşecek ve bir daha bizi aramayacak deseler, kim inanırdı?”
Konuklar, her gelişlerinde aynı şeyleri dinledikleri için yaşlı kadının sözüne pek kulak asmıyorlardı. Kadın, devam ederek:
“Benim yanımdaki kıvırcık saçlı ise, kızımdır” dedi. “O da zengin bir işadamıyla evlendikten sonra, nedense anacığına vakit ayıramaz oldu.”
Kadının nemli gözleri duvardaki resme takılmış, konukları ise sütlerini bitirip ayağa kalkmışlardı. Hep birlikte döşemedeki kırık tahtaların arasından geçerek gözden kayboldular.
Yavru kedicikler, ertesi gün yine misafirliğe gelecek ve ihtiyar kadının verdiği süt ziyafetine katılacaklardı!..
Dip sözümüz de güler yüzlü olsun:
Bilimsel olarak kediler şeker tadını ayırt edemiyorlar.
Ama gördüğünüz gibi onların kendileri gibi öyküleri de çok şeker değil mi!..