Kişilik ve matematik
Yazımıza, sayısal bir konunun derin sularına doğru temkinli kulaçlar atarak, ilginç ve hesabi bir mecranın ciddiyetini de gözeterek yavaştan bir girelim.
Bilindiği üzere matematik bütün temel bilimlerin en önemli öğesi, mayası. Euclid de, antik çağların en ünlü matematikçisi olarak bilinir. “Elementler” adlı eserinin döneminde kendisini tüm zamanların en büyük matematik öğretmeni olarak öne çıkardığını da biliyoruz. Cahit Arf ise ülkemizin yetiştirdiği en büyük matematikçilerden biri olarak bilinir. Kendi adıyla anılan birçok teoremi ile dünya çapında ünlenmiş; matematikte "Arf Değişmezi", "Arf Halkaları" ve "Arf Kapanışları" gibi kendi adıyla bilinen matematiksel terimleri bilim dünyasına kazandırmıştır.
Hızlı bir matematik tarihi özetlemiş ve sanıyorum yazımıza da dikkat çekmiş olduk... Devam ediyoruz:
Netice olarak, eğer matematik olmasaydı hayatın disiplini de, geleceği de alt üst olurdu. Ne köprü, ne bina, ne yol, ne baraj, ne uçak, ne füze, ne de çarşı pazar hesabı yapabilirdiniz. Ancak matematik biliminde özellikle çok birler ve çok sıfırların kıymeti harbiyesi nereye kadardır, ne durumda, nasıl bir araya geldiklerinde hangi mutlak sayı ya da sonuçları nasıl verirler; doğrusu bu konuda hiçbir bilgim yok. Ayrıca hesap dendi mi, frene basıp orada bir duracak, soluklanacaksın. Evet matematik bilimlerin anasıdır ama, kendi adıma matematik hayatım boyunca beni hep kovalamış, fırçalamış, korkutmuş; liseli yıllarımda da kızlara karşı bütün fiyakamı bozmuştur!
Bu arada bir ve sıfır sayılarının hayatın içindeki birlikteliklerinin çok değerli bir formülü oluşturabileceklerini de, ilginç bir felsefe eşliğinde öğrendim. Ben matematiğin işte böyle şamatalı, eğlenceli ve radikal sonuç verenlerini daha çok seviyorum. Önce, Eskişehir / Osmangazi’den sayın Mebrure Arıkan’ın bize gönderdiği ‘sayısal’ yazısını birlikte okuyalım:
“Sınıf, öğrencilerin gürültü patırtı ve şamatasıyla sallanırken sert görünümlü hoca kapıda belirmiş. İçeriye kızgın bir bakış atıp kürsüye doğru geçmiş. Tebeşirle tahtaya kocaman bir (1) rakamı çizmiş.
“Bakın” demiş, “Bu kişiliktir. Hayatta sahip olabileceğiniz en değerli şey.” Sonra (1)’in yanına bir (0) koymuş, “Bu, başarıdır. Başarılı bir kişilik (1)’i (10) yapar!” Derken bir (0) daha eklemiş. “Bu, tecrübedir. (10) iken (100) olursunuz.”
Sıfırlar böyle ve bu mantıkta uzayıp gitmiş. Yetenek... Disiplin... Kültür.... Kabiliyet... Zenginlik...
Eklenen her yeni (0)’ın kişiliği 10 kat zenginleştirdiğini anlatmış hoca... Sonra eline silgiyi alıp en baştaki (1)’i, bir çırpıda silmiş. Geriye bir sürü sıfır kalmış. Ve yorumunu patlatmış:
“Kişiliğiniz yoksa; öbürleri hiçtir!”
Hoca haklı ve hesabın sonucu doğrudur.
Gerçekten, herhangi bir insanda olağan ötesi bir kişilik sorunu varsa, hayatı tartışmalı ve toplumsal kimliği de o nedenlerle hep gölgeli ve karanlık kalacaktır. Bu anlamda egoist, gönül kırıcı, kötümser, hoyrat, acımasız, sevgisiz, kindar, kıskanç, saygısız, hasis, tutucu ve bozucu bir portrenin, insani boyuttaki kişilik fotoğrafı ne kadar karanlık, itici ve ne kadar kötüdür.
Özetlersek kişiliğimiz; yüzümün aynası ve taşıdığımız kimliğimizdir aslında...
Kişiliği kenarından, kıyısından bir tarif edelim dersek aşağı yukarı şöyle bir şeye tekabül ediyor:
İnsanları birbirlerinden farklı kılan, kendisi ve çevresindekilere bakış açıları, onlarla kurabildiği ilişki düzeyleri ve tepkilerini kapsayan çeşitli ortamlarda kendini gösteren bedensel, düşünsel ve ruhsal özellikler.
Sevgi ve saygıda kusursuz, dürüst, hoşgörülü, iyi ahlak ve tevazu sahibi, iyimser, dost, açık sözlü, sevecen, barışçıl ve haksever olmak gibi kişiliği temelden bütünleyen, onu şefkatle sarıp yücelten duygularla taçlanan bir beden ve ruha da, ne mutlu!..
Ve toplumumuzda, hayatı paylaştığımız her alanda, her zaman insanlara güven veren, gülümseyen, pozitif, örnek alınacak davranışlarıyla dikkat çeken böylesi güzel insanlara hala o kadar çok ihtiyacımız var ki...
Diyojen elde fener gezerken sormuşlar da hani, “Ne arıyorsun?” diye. Yanıtı ne kadar anlamladır: “Adam arıyorum!..”
Ve evet her şeye karşın hayatlarımız; şikayetler, yakınmalar, bahanelerle de bir şekilde tıngır mıngır yuvarlanıp gidiyor. Belki bu tıngırtılı, patırtılı süreçteki kaygan zeminde kişiliğimizi toparlayıp geliştiren, eğiten ve doğruya yönlendiren sayısız acı ya da tatlı tecrübeler eşliğinde de, hayata karşı bileniyor ve olumlu anlamda keskinleşmeye devam ediyor olmalıyız.
Burada yeri gelmişken birkaç basit yakınmayı hafif karın ağrısı yapsa da birlikte hatırlayalım mı?:
* Ana babanız doğumunuzdan sorumludur, yaşamınızdan değil.
* Eğer siz kendinizi sevmiyorsanız başkası neden sevsin!
* İlerlemenizin önündeki en büyük engel kendinize güvensizliğinizdir.
* Eğer kendinize yön arıyorsanız, yolunu kaybetmiş birine sormayın.
* Mucize, enerjinizi korkularınıza değil; hayallerinize, hedeflerinize verdiğiniz zaman başlar.?
* Pencerenizin camı kirliyse dışarı çıkıp manzarayı parlatmanız boşunadır.
* Hayatınızı bir para kazanma denemesi olarak kullanmayın.
* Fedakarlık çiçeğin köküdür ve yatarak yüzeyde hazine bulamazsınız.
Kişiliğin gelişimine esas, bir de, “beklemeyin!” ilkeleri var:
* Nazik olmak için bir gülümseme beklemeyin.
* Sevmek için sevilmeyi beklemeyin.
* Bir arkadaşın değerini anlamak için, yalnız kalmayı beklemeyin.
* Çalışmaya başlamak için en iyi işi beklemeyin.
* Biraz paylaşmak için çok olmasını beklemeyin.
* Öğütleri hatırlamak için düşmeyi beklemeyin.
* Yardım edebilmek için zamanınız olmasını beklemeyin.
* Özür dilemek için birisinin acı çekmesini beklemeyin.
* Ve... duaya inanmak için acıları beklemeyin.
İyi insan, iyi yurttaş olmak elimizdedir. Kişiliğimizi geliştirmek, kişiliğimizle yaşadığımız topluma örnek ve öncü olmak da.
Bitirirken, kişilik aynasına düşen parıltısıyla Mevlana’yı da analım.
Ne diyor?:
“Gül düşünürsen gülistan, diken düşünürsen dikenlik olur!”
Ve bu da, matematik olarak ne kadar doğrudur!..