Kahvenin tadını çıkarmak!
İnsanın hayatın içinde kimi zaman sayısız sorunlarla boğuşmak ve sonrasında eli mahkum bunlara çözüm üretmek gibi kaçınılmaz bir uğraşısı var. Sağlam ve güçlü bir defans ile kimi zaman bu sorunları püskürtebilmek olası ise de, çoğu zaman gücün tükendiği, insanın dayanma reflekslerinin iki seksen uzandığı anlar da gelip çatabiliyor tabii. Günümüzde bunların arkasından koşturup gelen ruhsal dayatmanın, aşınma payının adına da, stres diyorlar!..
Bir şekilde stresle örtüşen insan, bir yandan hayatında ve yapmakta olduğu işinde başarılı olmak, kazanmak ve sonrasında mutlu olmak ister. Bu çok insani bir eğilimdir ve insanın yaradılış naturasına da uygun düşer. Ama elbette bunları elde etmenin bir bedeli, koşturması ve riski de söz konusu.
Stresin kombinasyonlarını gözeterek, şimdi burada size “işinizde daha çok kazanmak mı; daha sağlıklı, ama az kazanmak mı önemlidir?”desem; her iki şekilde bu soruya olumlu, olumsuz yanıt gelebilir.
Bunlardan hangisi doğrudur derseniz, bu aşamada bitaraf olduğumuzu söylemek durumundayız. Ama yeri gelmişken şair Celal Sahir’in bir dizesiyle konuya biraz ışık tutabiliriz:
"Başımla gönlümü edemedim eş!
Biri yüz yaşında, biri yirmi beş,
Başım dedi dinlen, gönlüm dedi koş,
Başım dedi durul, gönlüm dedi coş!
İyi... Koş, koş da, nereye kadar?..
Koşarken, koştururken günlük hayatımızda çoğunluk işe güce daldırıp, iş etkinlikleriyle boğuşurken, aslında dikkate alınması gereken kimi ayrıntıları göz ardı etmiyor muyuz?
Örneğin sinemaya, tiyatroya, baleye, müzik dinletilerine, resim galerilerine, müzelere, yaşadığınız kentin tarihi dokusunda yer alan ören yerlerine, spor karşılaşmalarına en son ne zaman gittiniz ya da gittiniz mi diye sorsam, ne yanıt verirsiniz?
Unutmayın bu sosyal etkinlikler, hayatımızın içinde yer alan renkli kareleri, şarkılı zamanları ve ruhumuzu uçuran tayfları ifade ediyorlar.
Evet; işimizin dışında da bir hayat var ve hayatın içinde sayısız renkte ve tonda yaşanılır mekanlar, anlar ve dünyalar var.
Geçtiğimiz günlerde bir toplantıda bu konuya ilişkin bir soru sonrasında aşağıdaki anektodu anlattım. Sanırım, konumuzla ilişkili olarak size dik bir rampanın zorluğu yerine, düz ve uygun bir yolun adresini verecektir.:
İş hayatlarında kariyer yapmış ve önemli sektörlerde üst düzey görev yapmakta olan bir grup eski mezun arkadaş, üniversitedeki ve sevdikleri eski hocalarından birini ziyarete gitmişler. Sohbet sırasında konu, iş ortamının yarattığı strese ve hayatın zorluklarına gelmiş. Bu arada yaşlı üniversite hocası, ziyaretçi eski öğrencilerine kahve ikram etmek üzere mutfağa gitmiş ve değişik boy, renk ve kalitede birçok fincanın bulunduğu bir tepsiyle yanlarına geri dönmüş. Kimi porselen, kimi seramik, kimi cam, kimi plastik olan fincanları ve kahve termosunu masaya koyup kendilerine kahvelerini oradan alabileceklerini söylemiş. Daha sonra tüm eski öğrenciler kahvelerini alıp, koltuklarına döndüğünde hocaları onlara dönüp konuşmuş:
“Farkına vardınız mı bilmem ama getirdiğim zarif görünümlü, güzel, pahalı fincanların hepsi sizlerce alındı, masada yalnızca ucuz ve basit görünümlü fincanlar kaldı. Elbette ki kendiniz için en güzelini istemek ve onu almak çok normal ama, bu yaklaşımınız aslında biraz önce sözünü ettiğiniz sorunların ve stresin de nedeni. Hepinizin istediği fincan değil kahve iken; bilinçli olarak her biriniz birbirinizin aldığı fincanları gözleyerek, daha iyi olan fincanları almaya uğraştınız. Şimdi; hayat kahveyse, “iş”, “para” ve “mevki” fincandır ve bunlar yalnızca hayatı tutmaya yarayan araçlardır. Ama aslında hayatın kalitesi bunlara göre değişmez. Bazen sadece fincana odaklanarak, içindeki kahvenin zevkini ve keyfini çıkarmayı ne yazık ki unutabiliyoruz!..
Kahvenin tadını çıkarmak lazım!..
Çıkarın!..